Fakir Baykurt, 1929'da Burdur'un Akçaköy'ünde doğdu. 1948'de bitirdiği Gönen köy enstitüsünün ardından beş yıl ilkokul öğretmenliği yaptı. Daha sonra Ankara Gazi Eğitim Enistitüsünü tamamladı; Sivas, Hafik, ve Şavşat'ta orta öğretim kurumlarında çalıştı. 12 Mart öncesinde TÖS, sonrasında TÖB-DER'de genel başkanlık yapan Baykurt, 80 darbesinin ardından Almanya'ya yerleşti.
Daha öğrencilik yıllarında, köy enstitüsünün dergisine şiirler yazmaya başlamıştı (1946), ardından öyküleri ve romanları geldi. Adının dergilerde görülmeye başladığı yıllar, Türkiye'de çok partili döneme geçiş sancılarının yaşandığı bir döneme tekabül eder. 1950'den başlayarak, çoğu köy enistitülü bir çok yazarın, -Kemalist bir bakış açısı ile- bu yeni dönemin yeni siyasi motifini işlemeye başladıklarını görürüz. Mahmut Makal'ın "Bizim Köy"ünün(1950) ardından Talip Apaydın'ın "Bozkırda Günler"i (1952) gelir. Bu yeni akım, ilk çıkışında Demokrat partinin popülist siyasetine paralellikler göstemektedir. Köy romanı, elbette bu türde yazan yazarları yetiştiren köy enistitülerinin modernist ve aydınlanmacı ideolojisini, edebiyatta ise Naturalizm ve Zola'nın izlerini taşır. Fakir Baykurt, köy romanının yaratıcısı değildir, o, bu türe gerçekçi, muhalif, devrimci bir içerik kazandırarak, Türkiye'de yükselen sosyalist harekete katkıda bulunmuş, ve aynı zamanda 60-70 arasında Türk romanında bir yol açmıştır.
Fakir Baykurt'un ilk romanıdır "Yılanların Öcü"(1959). Burada anlattığı köylü ailesininin, Kara Bayram'ın yaşam mücadelesi, sonraki iki romanına daha konu olur. "Irazcanın Dirliği"nde (1961), Irazca Ana'dır öne çıkan. 1977'de yazdığı "Kara Ahmet Destanı" ise, Irazca'nın torunu Ahmet'e ayrılmıştır. Baykurt, bu üçlemesi ile, yoksul köylünün çaresizliğini, devletin son çözümde güçlüden yana oluşunu, ve köyden kente göçü işler. Dahası, Anadolu kadının direnişini, ezilmişliğinin altındaki öfkesini anlatır. Baykurt'un köylüleri idealize edilmiş iyi, veya mutlak kötü kategorileri içinde hareket eden sterotipler değildir. Onlar ne kahraman ne korkak ne de haindirler. Eylemlerini belirleyen ekonomik ve toplumsal koşullardır.
Baykurt'u edebiyat adına, "toplum gerçeklerini ideolojik bir amaçla yazmak için bireyi atladı" biçiminde eleştirenler olmuştu. Ölümünün ardından, bir yandan ne kadar değerli olduğu sayıp dökülürken, bir yandan da aynı eleştiri tekrarlanıyor, "keşke sanatsal yana da ağırlık verseydi" denilerek romanları değersizleştiriliyor. Doğrudur, başta Fakir Baykurt olmak üzere bütün köy, daha doğrusu Anadolu romanı akımındaki yazarların çok sade bir uslupları vardır, dil oyunlarına girmezler, halk söylencelerine yer vermekle birlikte fantastik bir anlatıma kaçmazlar. Onlar, içinde yaşadıkları toplumsal kesimin, yoksul insanların organik aydınlarıdır çünkü.
Yazdığı seksene yakın kitabıyla tek başına bir "firma"ydı Fakir Baykurt. Türkiye gerçeğini en çıplak biçimiyle yazıya, edebiyata döken Baykurt, hepimizin muhaliflik kültürüne bir şeyler katmayı başarmıştı. Genel olarak sosyalist solun, sanatta toplumcu ve gerçekçi anlayışın, en çok da Türk edebiyatında "Köy Romanı" olarak adlandırılan akımın 80'lerden başlayarak gözden düşmesi, dahası aşağılamaya varan saldırılara uğraması, bu akımın en önemli temsilcisi olan Baykurt'u doğrudan hedefliyordu sanki. Romanlarına yansıyan muhalifliğini hayatına da taşımayı bilen Fakir Baykurt, biraz da bu nedenle Almanya'ya göçmüştü. Ancak mekanı neresi olursa olsun, o bu ülke gerçeklerinden, siyasi ve toplumsal mücadeleden hiç vazgeçmedi.
|